II. Post-Alamut Dönemi İmamları ve Kızılbaş-Safevi İlişkileri

Değerli ziyaretçimiz bu makalede yer alan bilgi ve görsellerin tamamı aşağıdaki web sitesinden kaynak alınarak yayınlanmıştır.

https://www.kizildelisultan.com/ii-post-alamut-donemi-ymamlary-ve-kyzylbath-safevi-ylithkileri/

İsmail Kaygusuz

1. Bir Garip Mirza Şah Söylencesi
İmam Abuzar Ali’nin on yıllık İmamlık dönemi ve olaylarına geçmeden önce, 1496 yılında Anjudan’da ölen babası Garip Mirza Şah’a ilişkin, gözümüzden kaçmış olan bir anekdotu vermek istiyoruz. İmam Garip Şah, çeşitli bölgelerde gizli, kendilerini belli etmeden yaşamakta olan yandaşları tarafından çok seviliyordu. Dailer aracılığıyla her yana ulaştırdığı kutsal buyrukları, yol gösterici, aydınlatıcı yazılar ve kitaplarıyla, ayrıca yaptığı çağdaş düzenlemelerle çok büyük saygınlık kazanmıştı. Bu yüzden İsmaililer, oturmakta olduğu Anjudan’da kendisini yakından görmek için her yandan hac ziyaretine geliyorlar; özellikle Suriyeli İsmaililer kalabalık kervanlar kaldırıyorlardı İran içlerinden Azerbaycan’a doğru. İmam’ın kulaklarına böyle bir kervanın yola çıktığı haberi ulaştırılmıştı. İran’da korkunç bir siyasal karışıklık ve egemenlik çatışmaları vardı. Akkoyunlu Uzun Hasan’ın oğulları, Safevi soylu Erdebil Şeyhleri (Cüneyd’in oğlu Şeyh Haydar ve oğulları), Karakoyunlular, Gürcüler ve Timur’un torunları vb. arasında büyük çatışmalar ve savaşlar sürüyordu. İsmaililer tacirler, gezgin derviş ve sufiler kervanı görünümünde yola çıkmış olsalarda kendileri için çok büyük tehlike yatıyordu İran topraklarında.1 Bu nedenle Garip Şah, büyük Suriye kervanının gelmesini önlemek için ivedi bir haber ulaştırmak ister. Ancak kalabalık bir inananlar topluluğunu, olağanüstü bir kanıtla ikna etmek gerekiyordu geri dönmelerini sağlamak için. İsmaili merkezi Anjudan’dan, her zaman olduğu gibi fedailer koruması altında bir posta hizmeti çıkarmanın da tehlikesi büyüktü ve zamanında ulaşamayabilirdi. Geleneksel söylenceye göre, İmam hemen bir fedai çağırıp, gömleğini çıkarark önüne yüzüstü uzanmasını ister. Fedai denilenleri yapınca Garip Şah, belinden sıyırdığı keskin hançerinin sevri ucunu kullanarak, bir hizmetçinin yardımıyla fedainin çıplak beli üzerine geri dönmelerini belirten buyruğunu yazar ve altına kızdırılmış bakır mührünü basar.
Hiçbir acı ve ıztırap belirtisi göstermeyen fedai sıradan bir kişi görünümü içinde atını mahmuzlayıp, dağ bayır aşarak henüz Suriye topraklarında bulunan kalabalık kervana ulaşır. Onlara İmamın buyruğunu söyler. Kervanda bulunan Dailer kanıt sorunca İsmaili fedaisi, kurumuş kanla sırtına yapışmış gömleğini çıkarıp, belindeki yazıyı ve altındaki damgayı gösterir. İmamın buyruğu tek ve kısa bir cümleden ibarettir:
“la ta’tu hazi’his sanh wa lakin fis sanh’til qadema la bud’d alaikum an ta’tu” (Bu yıl gelmeyiniz ve lakin ertesi yıl gelebilirsiniz)
Büyük tehlike içinde olağanüstü ve azbulunur bir yiğitlik örneği gösteren fedaiye bakanların gözlerinden yaşlar boşanır ve böylece üzgün kalplerle hemen geri dönerler.
2. İmam Abuzar Ali Şah (1496-1509)
Muhammed Abuzer Şah’ın diğer adı Nureddin idi. Suriye’deki yapıtlarda o, Şah Nureddin bin Garip Şah olarak tanınırdı. Anjudan köyüne, bol su sağlanması yönünde dikkate değer bir biçimde hız kazandırıldı. Abuzar Ali, ilk dönemlerinde Anjudan çevresindeki surları yeni koruyucu duvarlarla güçlendirdi. Bu durum, eski çevre surlarının, bir çeşit sağlam kale parçası rolü oynamasına neden oldu. Esnaflar, kuyumcular, çömlekçiler, debbağlar-dericiler (tanner) ve boyacılar dışarıdan geldiler ve kalenin eteklerinde işyerlerini kurdular.
Babası gibi o da Anjudan’da bir derviş yaşamı geçirmiştir. Kendisini izleyenlere, yani İsmaililere yeni dinsel eğilimler ve İran’daki politik altüst oluşlar karşısında önlemler almaları ve ilişkilerinde dikkatli olmalarını öğütlüyordu.
2.1 İmam Abuzar Döneminde Safevilerin Yükselişi ve İsmaililerle İlişkiler Üzerine
İlişkileri iyi belirleyebilmek için Kızılbaş Safevi devletinin kuruluş ve yükseliş aşamalarından çok kısa da olsa söz etmek gerekecek. Çünkü aşağıda göreceğimiz gibi İsmaili araştırmacı website hazırlayıcı yazarlar kurulunun görüşleri İmam Abuzar ve Safevi ilişkilerinin dostça olmadığı, hatta Kızılbaş yönetim tarafından İsmaililerin koğuşturulduğu üzerinedir. Biz öyle olduğunu sanmıyoruz ve bu nedenle kuruluş yıllarına göz atarken bunu kanıtlamaya çalışacağız.
Hiç kuşkusuz, Anadolu, Suriye, Azerbaycan ve İran gibi geniş bir coğrafyayı kapsayan büyük Kızılbaş ihtilalinin sonucuydu Safevi devletinin kuruluşu. Şeyh Cüneyd’in, Karakoyunlu beyi Cihanşah’ın desteğiyle amcası Şeyh Cafer tarafindan 1448’de Erdebil’den sürgün edilmesiyle başlayan bu ihtilal, ancak üçüncü kuşakta tamamlanmıştı. Yarım yüzyıllık uzun bir mücadelenin sonunda Alisoylu Safevi hanedanını başa geçirerek bir devlet kurmuşlardi. Şamlu, Tekelü, Ustaçlu, Rumlu vb. Alevi (Kızılbaş) Türkmen boylarının oluşturduğu gözünü budaktan esirgemiyen korkusuz ihtilal birlikleri, Dede-beylerinin komutası altında Şah İsmail’e, on yıl gibi kısa bir dönemde içinde bir çok ulus, değişik din ve inançtan toplulukların yaşadığı bir imparatorluk sunmuşlardı.
Kızılbaş Safevi Devletinin kuruluş aşaması, Kızılbaş Türkmen boylarının rolü ve az bilinen İsmaililerle ilişkilerinin nasıl ve neler olabileceğinin daha iyi anlaşılması için birkaçyıl önce yayınladığımız “Görmediğim Tanrıya Tapmam” (İstanbul 1996: 250-1) kitabımızdan kısa bir bölümü buraya alıp açarak yorumlamaya çalışalım:
“Kızılbaş önderleri ‘Ehl-i İhtisas’ adıyla bir çeşit ihtilal konseyi oluşturmuş siyaset yapıyor ve devlet yönetiyorlardı.  Safevi-Kızılbaş ihtilali önderleri, devlet yönetimindeki deneyimsizliklerine rağmen, belirtmeye çalıştığımız gelenek ve inançlarından kaynaklanan bilgilerle bir mekanizma oluşturmuşlardı. Şah İsmail’i Gilan’da sakladıkları dönemde (1494-1499), inançları gereği mürşid ve mürid (talip) ilişkileri içinde, “Ehli İhtisas” adı altında “Lala, Abdal, Dede, Hadim (hizmet gören) ve Halifat al- Hulafa (Halifeler halifesi)”den oluşan bir kurul kurmuşlardı. (R.M.Savory: The Cambridge History of Iran, Vol. 6: 357)”
“Bu yüksek kurul, bir ihtilal konseyi gibi çalışmış Karamanlu, Rumlu, Dulkadir, Tekelü, Ustaçlu Şamlu Kızılbaş Türkmen aşiretleri ve askeri aristokrasisinin birlik ve beraberliğini sağlayarak, Hazar kıyılarından, Anadolu’nun içlerine Teke İli’ne uzanan çok geniş bir alan içinde etkin propaganda eylemleri ve çok sayıda savaşları yönetmiş, Kızılbaş devletini kurup 1501-2’de Şah İsmail’i tahta oturtmuşlardı.
“Devlet kurulduktan sonra kurul, Lalalığı kaldırarak, yerine Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun” adıyla bir yüksek görev yarattı. Bu görev, Şah İsmail’in hem “Padişah” olarak dünyasal yani siyasal iktidarının, hem de “Mürşid-i Kamil” olarak inançsal iktidarının vekillik kurumuydu. Bu kurum bir süre için, geleneksel sadrazam ve tüm bürokrasinin, yani Umera’nin başı görevlerini içeren vezir iktidarlarını gölgede bıraktı. Vekil, Savory’nin deyimiyle Şah İsmail’in ‘alter ego’su, yani ikinci kişiliğiydi. Bu kurumun yaratılması, Şah İsmail nezdinde, teokratik yönetim biçimiyle ile siyasal bürokrasi arasındaki boşluğa açıkça bir köprü kurmak girişimini gösteriyordu. Vekilliğe, Ehli İhtisas kurulundan Lala Şamlu Hüseyin Bey getirildi.”
“Böylelikle Şamlu Hüseyin bey, hem Şah vekilliğini, hem de Emir ül- Umara (Emirlerin başı) yetkisini üstlenmişti. (R. M. Savory, agy. s. 358-359) İktidar bu kişinin ellerinde ve dolayısıyla Kızılbaş Ehl-i İhtisas kurulunun sorumluluğunda bulunuyordu. Böylece bulunan ya da yaratılan Alisoylu bir hanedanın mensubu Şah İsmail, ‘Ali’nin mazharı (İmam) veya kurtarıcı Mehdi’ görüntüsüne sokularak, onun kutsal kişiliği öne çıkartılıp, taçlandırılıp Kızılbaş-Safevi Devleti kuruluşu tamamlanmıştı.”
“Ehl-i İhtisas kurulu, Kızılbaş İhtilali konseyi gibi çalışırken bir yandan siyaset üretiyor; Halifeler Halifesi’nin Anadolu, Suriye, Azerbaycan, İran’da Horasan ve Kuzistan eyaletlerine gönderdiği halifeleri aracılığıyla Ortodoks İslam (Sünni ve Şii) dışındaki Oniki İmamcı Alevi-Bektaşi ve Ehli Hakçı, Hurufi vb. heretik (rafizi) ve heterodoks (aykırı) İslam topluluklarıyla (hiç kuşkusuz İsmaililer de bunların arasındaydı. İ.K ) iletişim kurulmuş siyaset ve bilgi alışverişi yapıyordu. Ağırlık ve en yoğun çalışma Anadolu Alevi-Bektaşileri arasındaydı”
Bu yedi kişilik ehl-i ihtisas kurulu ve vekillik kurumu gerek proto-İsmail ve gerekse Alamut İsmailiğindeki Baş Dai’ler kurulu ve İsmaililiğin satr (gizli-saklı) dönemlerinde İmam kadar saygı duyulan ve onun dış dünya içinde vekili olduğu gibi sıradan İsmaili inananlar tarafından İmamın kendisi olarak bilinen Hicab (örtü) ya da Huccet (kanıt) adıyla Vekillik kurumundan esinlendiği açıktır; yeni yaratılmış değildir. Şah İsmail de bütün İmamların da Ali’nin mazharı olduğu, başka bir söyleyişle İmam Ali’nin don değiştirip, kişiliğine büründüğü zamanın İmamı-kurtarıcısı olarak algılanmıştır.
Ehli İhtisas kurulundan halifeler halifesi, İsmaili hiyerarşisinde Huccet’ten sonra gelen ve Dai’lerin bağlı bulunduğu Dailer Daisi’ni karşılamaktadır. Ancak bu terimlerin İmam Abdusselam(1475-1493) ve halefi / oğlu İmam Garip Mirza (1493-1496) zamanında yapılan bazı değişimlerle özellikle Hind ve Orta Asyaya gönderilen Pir, Mürşid, Kutb, mahdum-i ekber / Pir, mahdum-i asgar / Halife denilmeye başlamıştı. Ehli İhtisas kurulundaki Kızılbaş Türkmen dede-beglerinden bazıları Şah İsmail’in babası, Şeyh Haydar ve dedesi Şeyh Cüneyd’den beri Safevi ailesine hizmet vermekteydiler. 1493-1499 yılları arasında Şah İsmaili eğitip yetiştiren bu kişiler hiç kuşkusuz İsmaili İmamları Mustansir Billah II (1463-1475), Abdusselam (1475-1493 ve İmam Garip Mirza’nın (1493-1496) Dai’leri ya da Pir’leriyle ilişkileri vardı. Abdusselam zamanında derlenip yazılan Huccet-i Samit (konuşmayan-sessiz İmam vekili) olarak İsmaililere dağıtılan Pandiyat-i Civanmardi kitabı, yine aynı İmamın öğütlerini ve buyruklarını içeren Panj Sukhan-i Hazarat Şah Abdus Salam risalesi ve İmam Garip Mirza döneminin bilgin Dai’lerinden Kuhistanlı Abu İshak’ın inanç ve yaşam felsefesini, tarihini anlatan Haft Bab-i Abu İshak gibi yeni yapıtlarla birlikte eskilerinden Ummu’l Kitab, Haft-i Bab-i Baba Seyyidna vb. de okuyup Şah İsmail’e öğretmişlerdi. Şah İsmail Hatayi’nin şiirlerinin çok yüzeysel bir analizinden bile bu kitaplardan etkiler ve bilgiler bulabiliriz. Daha önce İsmaililik ve tarihi incelememiş olmamız yüzünden aradaki sıkı bağı ve inançsal ilişkileri saptamamızı olanaksız kılmıştır.
İhtilal liderleri dede-beglerin kendi cemaat ve kabilelerini inançsal temelde yönetmek dışında bir başka deneyimleri yoktu. Gerçi Alevilik inancının tapınma biçimselliğini oluşturan Cem’in dünya yaşamına dönük olması; insani ilişkilerde adalet ve eşitliğin sağlanması; ekonomik ve siyasal temelde ortakçılık, bölüşümcülük, birlikte çalışıp ortak kazanda yemek ve insanı ve emeğini öne almak gibi ilkelerin uygulanarak, Alevi-Kızılbaş yaşam biçimini oluşturması, küçük bağımsız toplumsal birimler ve kırsal kesim topluluklar için komünistik kazanımlı yönetimdi. Ancak ne Hünkar Hacı Bektaş’ın yapıtlarındaki ilkelerin ve ne de cem toplu tapınmalarındaki uygulamaların geniş açınımlı yorumları, siyasallaştırılarak ideolojik kalıplar içinde sunabilecek bir yapıt yoktu. (İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Yapmam, s.207) Daha önce yaptığımız bu yorumun geçerliliğini de, Pandiyat-i Civanmerdi’den şu küçük pragraf azaltıyor:
“Gerçek inanan kimse, din kardeşine yardım eden; onunla yiyeceğini, sevincini ve üzüntüsünü paylaşan, sözde ve işte onunla bilikte olan ve ona karşı asla kalbinde herhangi bir kin ve düşmanlık taşımayan insandır. Eğer biri karnını doyuruyorsa, diğeri de doyurmuş olmalı. Biri aç kalıyorsa, öbürünün de aç kalması gerekir. Eğer bir kimse bazı şeyler yiyorsa, diğeri de arkadaşının yediği şeyleri paylaşmalıdır.” (Pandiyat-i Jawanmardi, s. 56)
Safevi tahtına oturduktan sonra, on yıllık bir dönem içinde Şah İsmail, Ceyhun’dan Bağdad’a uzanan bir imparatorluk oluşturmuştu. 1503’de orta ve güney İran’ı, 1504’de Hazar denizi kıyılarını, 1505-7’de Diyarbakır’ı alarak Doğu Anadolu’yu, 1508’de Bağdad’la birlikte güneybatı İran’ı tam egemenliği altına aldı. 1512’de Ceyhun’un doğusuna kadar ilerledi; Herat, Mashad ve Tus’u da ele geçirerek tüm Horasan’a hakim oldu. (R. M. Savory: Safavid Persia ”The Cambridge History of Islam I, Cambridge-At The University Press, 1970: 399) Bu savaşlardan bazılarına İsmaili fedailerinin bizzat katılarak, Şah İsmaile yardımcı olduklarını da biliyoruz.
Abuzar döneminde Şah İsmail’in eylemleri ve aralarındaki ilişki İsmaili website’sinde şöyle özetlenmektedir:
“1499’da Şah İsmail, iktidar için en yüksek kalkışmanın olgunlaştığı zamanın geldiğine karar verdi. Muazzam bir ordu hazırladı. 1500 yılı içinde Irak ve İran topraklarında fetihler yapmaya başladı ve Safevi İmparatorluğunu kurdu. İran’da Hamdan, Mazendaran, Şirvan, Horasan, Yezd vb. bölgelerde kesin egemenlik sağladı. O, egemenlik alanını Afganistan, Belh ve Buhara’ya kadar uzatmaya çalıştı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu İran’da büyüyen bu gücün daha fazla büyümesine karşıkoydu. Ayrıca Buharalı Özbek yöneticileri Safevilerin ilerlemesini durdurdu. Böylece Safeviler, imparatorluk için sınırlarından ikisinin güvencede olmadığını anladılar.”
“Şah İsmail’in tahta çıkışında ilk eylemi, Sünni olan Osmanlı Türkiyesi’nden farklılaşıp, İran’da resmi dini olarak Şiiliği ilan etti. Bununla birlikte Şah İsmail İranın birçok bölgelerinde Şiiliği kabul ettirmekte başarılı olamadı.2 Pekçok insanın koğuşturmaya uğratıldığı ve diğer birçoğunun göç ettiği bildirilmektedir. Sünni din bilginleri Herat, Hindistan ve Buhara’ya gittiler. Böylesine sert siyaset altında, tanınmış bir İsmaili bilgini olan Şah Tahir Hüseyin Dakkani de Kaşan’dan ayrıldı ve Hindistan’a çekip gitti. Oniki İmamcıların kılığına bürünmüş olarak yaşamaya başlayan Sufiler de İran’da bağışlanmadılar. Keskin Şii eğilimi kuşkusuz İsmailileri, koğuşturulmaktan sakınmak amacıyla Oniki İmamcıların kılığına bürünmeye zorladı. Bu fırtınalarla havalar değişirken, İmam Abuzar’ın 1500 ve 1507 yılları arasında gizlenmeye çekildiği görülüyor.3 Bu, Hayr Khwah Herati’nin “Tasnifat”nın (Yayınlayan: W. İvanow, Tehran 1961: 52) bir versiyonundan anlaşılabilir. Anjudan’dan bilinmeyen bir yere hareket etmeden önce, çok büyük olasılıkla arkasında, İmam ile müridleri arasında bir halka rolü oynayan Huccet’ini bırakmıştı.”
3. İmam Murad Mirza (1509-1514)
Şah Murad veya Murad Mirza adıyla anılan Ali Şah Anjudan’da yaşadı. O ise Şah İsmail ile, babası tarafından dondurulmuş ilişkileri sıkılaştırdı. Onun yaşam tarzı, giyeceği ve yiyeceği az bulunur bir basitlikle (sıradanlıkla) nitelendirilmekteydi.
1514 yılında Çaldıran’da, 500 topu ve 12 bin çakmaklı tüfeğe sahip olan Osmanlı Sultanı Yavuz Selim (1512-1520) tarfından ağır kayıplara uğratılan Şah İsmail, savaş meydanını terketti. Yavuz onun peşinden gitmedi. Venedik elçisi Caterino Zeno “Travel in Persia” (s.61) yapıtında,
“eğer Türkler Çaldıran savaşında yenilmiş olsaydı, İsmail’in gücü Timur’dan daha büyük olurdu. Böyle bir zaferin sadece ünüyle o, kendisini Doğunun mutlak efendisi yapardı”
diye yazmaktadır.
Çaldıran’da Safevi yenilgisinin etkisiyle 1516 yılında Diyarbakır eyaleti elden çıktı ve Osmanlı İmparatorluğu’na bağlandı. Şah İsmail, yenilgiden sonra büyük bir üzüntüye düştü. Bundan sonra yaşadığı on yıl boyunca, bir kere bile birliklerini bir harekette yönetmedi. Geçmişteki gibi devlet işlerine ilgi göstermedi. Tam tersine, içkiyle üzüntülerini boğmaya çalıştı. Devlet işlerini kişisel olarak yönlendirilmesine ilişkin sorumluluklarını (resmen) bırakması, bazı yüksek görevlilere, kendi iktidarlarını artırma fırsatı verdi. Kızılbaş ve İranlı askerler arasındaki anlaşmalık Safevi devleti için bir tehdit olmaya başladı. (Bu konuda geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam…, s. 257-288)
Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar (1456-1488) zamanında giymeğe başladıkları başlıklar nedeniyle ayırdedilen Türkmenlere Kızılbaşlar deniliyor ve bu yüzden Kızılbaş adıyla tanınıyorlardı. Onlar başlarını tıraş ediyor, fakat bıyıklarını uzatıyorlardı. Safevi ordusunun belkemiğini Kızılbaşlar oluşturmuştu.
Şah İsmail ve Kızılbaşlara ilişkin bu kısa bilgilerden sonra aşağıdaki çok önemli, ancak noksan ve biraz çelişkili açıklama yapılıyor:
“Şah İsmail’in Anjudan’daki İsmaili İmamları yakın bir bağ kurmuş ve bu bağlantı üzerine onlara amir al-Umera sıfatı verdiği görülmektedir. Bir başka neden de, İsmaililerin Horasan’da Safevi ordusuna katılmış ve böylece Şah İsmail 1510’da Özbek’lerin ilerleyen saldırılarını geri püskürtmüş olmasıdır. Şah İsmail çok büyük olasılıkla, Horasanlı İsmaili savaşçılardan askeri yardım istemeyi planlamıştı. Bu, talep edildiği takdirde, ordusu içindeki bir kalkışmayı kırmak-önlemek için yapmış olmalıydı. İşte bunun için İsmaili İmamlarıyla samimi bir bağ kurmuştu. Kendisi 1524 yılında öldü.”(www.ismaili.net/history)
Bizce Şah İsmail’in İsmaililerden yardım talebi için yapılan yorum ve ileri sürülen nedenler kesinlikle yanlıştır. Tam tersine Şah İsmail, belki doğrusu yukarıda anlattığımız gibi daha başlangıçta Ehl-i İhtisas kurulu tarafından, Anjudan’daki İsmaili İmamlarından,yeni kurulmakta olan büyük Kızılbaş ordusunun eğitimi için fedai eğitmenler göndermeleri talep edilmiş olmalı. Özellikle Osmanlı topraklarındaki gizli propaganda ve casusluk, yandaş kazanma, Kızılbaş ayaklanmalarında İsmaililerin yoğun siyasi çalışma ve yüksek askersel yardımlarından yararlandıkları derecede; İsmaili İmam ve Dai’ler çevresi, Kızılbaş Safevi yönetimine eski Alamut yöneticilerinden kalıtımsal olarak devraldıkları devlet deneyimlerini de sunmuş olmalıdırlar.
Çağdaş İsmaili yazarlar, Anadolu’daki Alevi-Kızılbaş inancının Alamut ve post-Alamut İsmaili inancından özde hiçbir fark olmadığını bilmedikleri için, bu önemli tarihsel ilişkiye İranlı Şii gözüyle bakarak yorum getirmişlerdir. Hatta 1510 yılından sonra eğer Şah İsmail, tahtını Kızılbaş hegemonyasından kurtulmak adına İsmaililerden böyle bir askeri yardım istemişse -ki biz buna bir olasılık tanımıyoruz-, onlar tarafından hiç de olumlu karşılanmış olduğunu sanmıyoruz. Çünkü, Şah İsmail’in Safevi yönetimini, Kızılbaş Türkmenlerden kurtarmak isteyen İranlı feodal unsurdu. Oysa Anadolu, Suriye, Irak ve Azerbaycan’dan İran, Orta Asya ve Hindistan’a kadar çok geniş coğrafyaya yayılmış İsmaililer hiç bir zaman İranlı belirleyici unsurdan olmamıştır.
Bu arada Muharrem ayının, Anjudan’ı ziyaret eden İsmaili hacılar için ideal bir ay olduğu söylenmektedir. Onlar her zaman olduğu gibi, küçük bir taziyah (İmam Hüseyin’in türbesinin simgesel bir örneği) taşıyıp kervanın önüne yerleştiriyor ve Şii kıyafetlerine bürünerek, en keskin ve saldırgan kesimlerin dişlerinden korunuyorlardı. Sonra taziyah’ı Anjudan’ın girişine koyuyor, kasabadan ayrılırken onu tekrar geri götürüyorlardı. İmam Murat Mirza 1514′ yılında Anjudan’da öldü ve yerine Zulfikar Ali geçti.
4. Zulfikar Ali (1514-1516) ve Nureddin Ali (1516-1550) Dönemi
Halil ya da Halilullah olarak da tanınan Zulfikar Ali, büyük olasılıkla 1394’te doğdu ve Anjudan’da yaşadı. Sayed İmam Şah (ölm. 1520) ginan’larında Zulfikar Ali için Şah Halil adını kullanmakta. İmam Zulfikar Ali müritlerini görmek için değişik köyleri ziyaret eder ve bazan onlarla birlikte birkaç ay otururdu.
Horasan’da Dizbad köyünde kalırken, tanınmış İsmaili ozanı ve filozofu Horasanlı Haki’nin ana-babası, çocuklarının iyice uyuduğundan emin olunca, geceleri İmam’ı görmeğe gittikleri anlatılır. Henüz yedi yaşlarında olan Haki Horasani’de ana-babasının bu günlük kayboluşları merak uyandırmış; bir gece haberleri olmaksızın onları gittikleri yere kadar izlemiş, fakat içeri girmeden kapının arkasına gizlenip, orada beklemiş. Böylece evin içindeki anababası ve içeride toplanmış diğer yaşlı İsmailileri gözlemeye başlamış. Kuşkusuz yürütülmekte olan toplu tapınmayı, dinsel törenleri anlayamıyordu; ama, içi kabarmış ve kalbi coşku içinde hızlı hızlı çarpmaya başlamış, çünkü cemaatın önünde oturan İmamı görmüştü. Hizmetlerin sonunda, müminler tarafından getirilen adak yiyeceklerin (lokma) dağıtılmasına sıra geldi; Zulfikar Ali bir kişiyi görevlendirip, orda bulunanların herbirine yiyeceği eşit pay etmesini söyledi. Lokma dağıtmayı bitirince, ondan dışarıya bakması istendi. Adam evden dışarı adımını attı ve içerdeki hizmetleri gözleyen yorgun bir çocuk buldu. Böylece o da payını almıştı. İşte o zamandan beri Haki Horasani, İmama karşı içinde derin bir sevgi ve saygı büyütüp geliştirdi.
İmamın Suriyeli İsmaililerle de yakın temasta bulunduğu ve zaman zaman mektuplar gönderdiği bilinir. Dai Şemseddin bin Devletşah aracılığıyla gönderilmiş mektup benzeri bir (belge) Suriye’de ortaya çıkarılmıştır. O, bölgenin İsmaili dai’si Kadı Şihabuddin bin İbrahim al- Maynaki’nin (1467-1532) huzurunda Suriye cemaatına okundu. Mektupta şunlar yazılıydı:
“Benim manevi evlatlarım,
İtaat ve ibadetine göre istediğine onur veren ve itaatsızlığından dolayı istediğini aşağılayan Tanrı’ya şükürler edelim ve bütün milletleri eşit kılan; onları itaatına ve ibadetine çağıran Peygamberine duacı olalım!
Bilmelisiniz ki, İmamı tanıma, uyulması zorunlu olan ilkelerden biridir. İmam olarak söylüyorum; İmam daimi ve varlığı sonsuz olduğu için, dünya bir tek an bile ondan yoksun kalamazdı. Ve zamanın İmamını tanımayan, İslam öncesi (cahiliye dönemi) ölümüyle ölecektir; yani öbür dünyaya Müslüman değil, inançsız gidecektir.
İmamlar daimi vardır ve varlığı sonsuza kadar sürecektir. İmamlar birinden diğerinin zuhur ettiği sürekli bir hanedandır. İmam özgün çekirdeğinden / özünden (original nucleus) itibaren bilinir. Eğer o aday gösterilmiş ve İmamlık görevine atanmış ise, oğullarından herhangi birinin de gerçek İmam (olduğu) düşünülmelidir..”
İncelediğimiz dönemde, yaşam öykülerini bilmediğimiz Muhammed bin al-Jazirah, “Kitab al-Bayan”ın yazarı Abu Mansur al-Yamani al-Şadili, Muhammed Abul Makrim, Muhammed bin al-Fazal bin Ali al-Bazai gibi çok saygın başka Suriyeli İsmaililer de bulunmaktadır.
Bunlar arasında dai Abu Firas, Suriye’de en yetkin kişiliklerden biridir. Onun uzun ismi, Abu Firas Shihabuddin bin al-Qadi Nasr bin al-Jawshan bin al-Hussain al-Daylami al-Maynaki idi. Babası 1455’te Suriye’ye göç etmiş Daylam doğumluydu. Daylam’dan göçederek Maynaka kalesine gelip, yerleşmişti. Abu Firas 1468’de Maynaka’da doğdu. Eğitimini Aleppo’da (Halep) yapan Abu Firas Suriye İsmaili topluluğuna geniş çapta hizmette bulundu. Suriye’ye baş Dai olarak atanmıştır ve 1540 yılında doğduğu yer olan Maynaka’da öldü. O çok üretken bir yazardı. Onun “Kasidat al-Nasap” yapıtı İmamların soy zincirini anlatmaktadır.4 İbrahim Abu Firas adında tek oğlu vardı, ancak kendisi henüz hayattayken ölmüştü.
4.1 Anadolu Kızılbaşlarını Ezen Osmanlı Padişah’ı Suriye İsmaililere Yumuşak Davranıyor
Osmanlı Padişahı Selim (1512-1520), 24 Ağustos 1516’da Halep yakınındaki Marco Dabik (Mercidabık) meydan savaşında Memlukları yenilgiye uğrattı. Halep’in işgalinden sonra Osmanlılar 19 Eylül’de Hammah’ı, 27 Eylül 1517’de Damascus’u (Şam) ele geçirdi. Böylece Suriye, topraklarının ve ülke nüfusunun uygun bir biçimde ilk teftişini ya da vergi sayımını ve kila al-dava ( Dava kaleleri, dar al- hicra) kayıtlarını yapmış olan Osmanlılara boyun eğdi. Böylece vergi bağlanması için Hammah eyaletindeki Masiyaf bölgesi ve Suriye’de Khvabi, Kahf, Ulayka, Kadmus ve Maynaka dahil, Tripoli eyaletindeki (İsmaili) Dava Kaleleri diye adlandırılan bölgeler grubunun yazımları yapılmış oluyordu. Buralarda İsmaililer barış içinde yaşamaktaydılar ve yöneticilere her zaman özel vergiler ödüyorlardı. Görülüyor ki, Anadolu’da Çaldıran savaşı öncesi ve sonrası yüzbini aşacak sayıda Kızılbaş kıyımı yapmaktan çekinmeye Osmanlı Padişahı Selim I, alacağı vergiler karşılığı adı geçen çok sayıda İsmaili kale yerleşmelerine dokunmamıştır.
4.2 Dönemin Baş Dailerden Heratlı Garibi ve İki Ozan: Azizullah Kummi, Niyazi
Khayr Khvah Herati büyük olasılıkla bu dönemde yaşamıştı. Onun gerçek adı Muhammad Reza bin Sultan Hussain Ghuriyan Herati, fakat yazar adı Garibi idi. 15. yüzyılın sonunda Herat’ta doğmuş olan Garibi’nin babası Sultan Huseyin Afganistan’da Ghuriyen doğumluydu ve bu bölgelerde İmam vekili olarak hizmet yapıyordu. Mir Muhammed adında bir haberci aracılığıyla İmam tarafından çağrılan Sultan Hüseyin, Kuhistanlı Hoca Kasım Mahmud’la birlikte yola çıktılar, fakat Horasan’da yollarını kesen haramiler tarafından öldürüldü. Oğlu Khayr Khwah (Garibi) 19 yaşındaydı, genç yaşından dolayı topluluktaki bazı yaşlı kimselerin itirazlarına rağmen babasının yerini almıştı. Khayr Khwah Anjudan’ı ziyaret etti ve İmam’ı gördü.
O “Risala”sında, farklı yerlerden gelmiş Huccet’lerle birlikte Anjudan’da 15 gün nasıl geçirdiğini anlatmaktadır. Kendisine uygun biçimde İsmaili davası eğitimi verilmiş ve Arapça öğrenmesi için Meşhed’e gönderilmişti. Sonuç olarak o, Afganistan’da babasının yerine baş Dai yapıldı. Kendisi çok yetenekli bir kişiydi ve güçlü bir dai oldu. Olasılıkla 1553’ten sonra öldü.
Farklı geleneklerden gelen bazı fragmanlardan anlaşıldığına göre bazı İsmaili fedaileri, tam ayrıntılarına ulaşamadığımız tehlikeli görevlere gönderilmiştir. Ancak onların çoğunun bu operasyonlar sırasında Anjudan’a dönmedikleri ve yaşamlarını yitirdikleri anlatılıyor. Bu isimleri bilinmeyen fedailerden örnekler Murat Mirza zamanında görülmektedir; yaşamlarını görevde yitirmiş bu fedailerin ailelerinin bütün sorumluluklarını İmam’ın üstlendiğini öğrenmekteyiz. Bilinmeyen bir göreve gönderilmiş ve bazısı dönmüş, bazıları ölmüş bu genç adamların mensubu olduğu oniki ailenin gereksinimlerini Zülfikar Ali’nin sağlamış olduğunu bildiren bir belgeye sahip bulunuyoruz. Onun, iki yıllık İmamlık süresi içinde çok fazla sevildiğini, günümüze kalan bazı ozanların dizelerindeki övgülerden anlıyoruz.
Fidai Khorasani (ölm. 1923) 1903 yılında, tanınmış “Kitab-i Hidayat al-Mu’minin al-Talibin” (yayınlayan: A. A. Semenov, Moscow 1959) yapıtında, Zülfikar Ali zamanından yaşamış Azizullah Kummi adındaki bir İsmaili ozan tarafından bu İmamı öven bir şiirinden (s.136-138) alıntı bulunmaktadır. Çevirisini aşağıya alıyoruz:
“Eğer bu dünya bir İmamın varlığından yoksun kalsaydı, yeryüzünde bir tek yaratığın nişanı bile olmayacaktı.
İmam görünür veya görünmez durumdadır ve o bütün zamanlar boyu, yani sonsuza kadar öyle kalacak. Evrenin dönüşü onun buyruğuyla gerçekleşir.
Kimse Tanrı’yı kişi olarak tanıyamaz ve kimse fiziksel gözlerle (ten gözüyle) Tanrıyı algılayamaz; bunun için İbn Sina gibi bilgi, yetenek sahibi ve mükemmel olmalıdır.
Tanrı’yı nasıl tanıyacağınız Huccet ve Muallim (öğretmen dai) aracılığıyla öğreniniz. Zira yolumuzun yöntemlerini açıklayan-gösteren onlardır.
Eğer İmamı tanısaydın, bu (onun kanalıyla) Tanrı’yı tanımış olduğun anlamına gelirdi; yoksa sen cehennem ateşine yakalanacaksın.
Çağın İmamı Şah Zulfikar’ı tanımaya çaba gösteriniz, zira o, onurlar ve övgüler anbarı ya da emanetçisidir.
O halkın arasında sıradan bir adam gibidir ve Tanrı’ya doğru giden inanç yolunun araştırıcıları ve öğreticilerinini o gönderir.
‘Mağara içinde kaybolan Mehdi’ yorumunu size açıklayabilirim: İmam gerçe(kli)ğinin kafirlerden-inançsızlardan kaçıp kalplerin derinliklerinde saklanmasıdır.
O, bir hedefe, son noktaya ulaşmak olan nass (makama atanma) yöntemi ile ortaya çıkar ve bütün olaylar o hedefe giden yol üzerinde hareket durumundadır.
O (İmam) bazan bir baba ya da bir oğul olarak gözükür. Bazı ortodoks kişilerin (Sünni ya da Şii din bilginleri kastediliyor olmalı İ.K.) düşünsel polemiklerine, yani tartışmaları ve saldırılarına konu olur.
Bazan o bir sultan olarak (ülke) yönetmek için taht üzerinde oturur Bazan bir derviş, bir imparator ya da Efendiler efendisine benzer.
Onun kişiliğinde değişimler oluşmaz; işte bunun için siz, fiziksel dünyadan (başlayarak) gerçeğin dünyası üzerinde düşünüp taşınırsınız.
Peygamberler zamanın İmamının gelişini, bütün genç ve yaşlı insanlara, onların kendi anlayışlarına göre önceden bildirmiştir.
O kendi biçimi içinde görünür ya da saklanır ve bundan sonra da böyle kalacaktır.
Arayanlar ve araştıranlar, gerçeğin araştırılmasının içinde bulunan onun (İmamın) kişiliğiyle karşılaşır ve tanışırlar; örneğin, Nasiruddin (Tusi), Nasir (Husrev), (Celaleddin) Rumi, (Şeyh) Sanai ve (Fariduddin) Attar gibileri…
Siz(e ne mutlu!) zamanın İmamını tanıyor ve ona saygı duyuyor, tapınıyorsunuz.
Onun size sağladıklarını yadsımayınız, siz inanan halkın içindesiniz.
Gerçeğin sırrını dinledikten sonra, cahillere ve kafirlere (tek bir söz etmeyin) açıklamayınız, yoksa siz de Mansur (Hallaj) gibi darağacına çekilmekten kurtulamazsınız…”
Fedai Horasani, İmam Zulfikar Ali’nin döneminde yaşayan Niyazi adındaki başka bir ozanın şiirlerinden de bazı beyitler vermektedir:
“Ey Can! adımını ciddi olarak gerçek yol içine atmalı ve gerçek olmayan yoldan kaçınmalısın; kendini felakete sürükleme.
Dünyanın ve inancımızın efendisi ile ilişkiye geçerken basiretsiz davranmayın, gönül gözünüzü açarak bakın. Sessizce oturup beklemyin; onun değerlerine övgüler düzün.
Haydi gidin ve Mevlana Zulfikar Ali’ye niyazda bulunun, aksi takdirde ileride pişmanlık duyacaksınız.
Herzaman dilinle onun ismini çağır ve onu ruhunun içine odaklandır. Onun kutsal varlığından başka herhangi bir söz ağzından çıkmasın.
Dünya onun varlığı olmaksızın asla mevcut olamaz. Dünyanın ve bütün zamanların yaratılışı üzerindeki hadisi anımsayınız…”
İmam Zulfikar Ali 1516’da öldü ve oğlu Nureddin Ali yerine geçti.
5. Nureddin Ali (1516-1550) ve Safeviler
Onun adı Nur Dahr (Dinin ışığı) idi ve Nur Dahr Halilullah olarak da tanınıyordu. Bununla birlikte resmi İmamlar listesinde Nureddin Ali geçtiği görülür. Başka bir geleneğe göre o, Nizar Ali Şah diye çağrılıyordu. Uzun süre Anjudan’da oturdu ve Safevi soylu bir hanımla evlendi,
İran Safavi Devletinin kurucusu Şah İsmail 1524’de öldü ve en büyük oğlu Tahmasp yerine geçirildi. O henüz on yaşını üç ay geçiyordu. Kızılbaşlar devletin denetimini ellerine aldı ve on yıl boyunca yeni Şahın iktidarını gaspettiler. 1533 yılında Şah Tahmasp en güçlü Kızılbaş önderi olan Şamlu Hüseyin Han’ı öldürttü ve böylece iktidarı eline aldı.5
İran’da çıkan iç savaş devleti tehlikeli bir biçimde felce uğrattı ve iki büyük düşmanı batıda Osmanlı Türkleri, doğuda Özbeklere Safevi topraklarına girmek için beklenmedik bir fırsat verdi. 1524 ve 1538 arasında güçlü ve savaşçı Ubeydullah Han tarafından yönetilen Özbekler Horasan üzerine beş büyük saldırıda bulundular. Daha büyük tehlike ise, 1533 ve 1553 arasında Osmanlıların büyük padişahı ve batıda Muhteşem Süleyman diye tanınan Kanuni Sultan Süleyman(1520-1566) tarafından, İran topraklarına büyük boyutta yapılan dört saldırı oldu. Dikkate değer şey, Safavilerin, bütün bu saldırıları sonucunda ciddi bir toprak kaybına uğramamalarıydı, oysa onlara karşı koyamamışlardı.
Hem Kızılbaş önderler, hem de kendi kardeşleri tarafında çıkan yüksek mevkilerde ihanet, sadakatsizlik ve düzensizliklere karşı mücadele eden Şah Tahmasp, yarım yüzyıl boyunca Safevi devletini birarada tutmayı başardı.
Kanuni Süleyman’ın İran üzerine yaptığı üç sefer de doğa koşulları, ordunun gereksinimlerinin yetersizliği ve Şah Tahmasp’ın geri çekilme ve ürünleri yok etme taktikleri sayesinde başarıya ulaşamamıştı kendi açılarından. Safeviler de fazla zarar görmediler. Şah Tahmasp, dördüncü seferden önce başkenti Tebriz’den Kazvin’e taşıdı. Aynı başarısızlıkla sonuçlanan Osmanlılar, dördüncü seferin (1553) arkasından Amasya anlaşmasıyla saldılarını durdurdu (1555). Böylece İran Osmanlı akınlarından geçici de olsa kurtuluşu sağladı.
Bu dönemde Mughal hanedanlığı, ana vatanı Orta Asya’da kendi devletini kurmayı araştıran bir Çağatay Türk’ü Babur tarafından başlatıldı. Özbekler tarafından kuşatılmış olan Orta Asya’da, Kabul’da hanedanlığını kurdu ve Afganistandaki bu karargahından 1526’da harekete geçerek, Hindistan’ı istila etti. Böylece o Mughal İmparatorluğu’nun temelini atmıştı. 1530 yılında ölünce yerine yerine Humayun geçti. Şer Şah Suri (1540-1545) ona karşı başkaldırarak kendisini tahttan indirdi. Humayun İran’a Şah Tahmasp’ın yanına sığınmak zorunda kaldı. Şah Tahmasp’ın yardımlarıyla Humayun sonuçta 15 yıl sonra Hindistan’daki egemenliğini yeniden kurdu. Şah Tahmasp böylece etki alanını Hindistan’a kadar yaydı ve Burhan Nizam Şah ve Ahmadnagarlı Şah Tahir Hüseyin ile akrabalık bağı kurdu…
İsmaililer en fazla Horasan’da Safevi ordusuna katkıda bulunmuşlardı. Onlardan bazıları ellerinde yüksek görevler tutuyorlardı. Safeviler İmam ile ilişkilerini hep sürdürdüler. Ancak Nureddin Ali, kendi müridlerine çok dikkatli olmaları tavsiyesinde bulunuyordu, çünkü Şah Tahmasp çok zalim karakterli bir adamdı.
Babası gibi Nureddin Ali de, yandaşlarını görmek ve onlara yol göstermek için değişik köyleri sık sık ziyaret ediyordu.
Yine anlatıldığına göre Dizbad’da, birkeresinde İsmaili kadınlar, pamuk eğirmek için bir evde toplanmışlar. Daha önce kendisinden söz ettiğimiz, henüz çocuk denecek yaşta olan Khaki Horasani oradaymış. Tam o sırada Nureddin Ali gelir ve müridlerini görmek için odaya girer. O, evden çıkmış atına binerken, Khaki Horasani İmama saygıyla yaklaşıp kendisini de birlikte götürmesini ısrar etmiş.
İmam ona, “sakalını tarakla tarayabileceğin zaman geldiğinde, seni birlikte götüreceğim” deyince, çocuk onun sakalsız yüzüne dokunmak için bir el hareketi yapar. Bunun üzerine Nureddin Ali onu alır, atına bindirip, bugün Nohesar kaynağının fışkırdığı kayalığın bulunduğu yer olan köyün sonuna kadar birlikte götürür. Yol boyunca İmam genç müridiyle, “kurtuluş hedefine varmayı başarmak istiyorsa, Allah yolunda çalışması tavsiyesinde bulunduğu” son konuşmalarını yapmışlar. İşte bu olay, Khaki Horasani’nin İsmaili davasında yükselip dereceler elde etmesi ve ozanlığının başlangıcına damgasını vurmuş bulunuyordu.
Hind ve Sind’deki vekil geleneği Nureddin Ali tarafından korundu. Vekil deyimi, Hindistan’daki pir veya huccet için İran’da kullanılan vekil-i Şah (Şah vekili), vekil-i Mevla (İmam vekili) ya da vekil-i nefs-i nefis-i humayun (İmamın hem dünyasal hem ruhsal güçlerinin vekili) söylemlerinin kısa biçimiydi. Aynı zamanda Bedehşan’daki numainda (temsilci, vekil) korunmakta ve göreve yerel baş dailer seçilmekteydi. Nureddin Ali, vekil, numainda ya da huccet’leri kendi aile üyelerinden atamaya başladı ve yerel şef dailer onların (buyruğu) altında çalışmaya yönlendirildi. Bu yeni sistem İsmaili davasına hem bir çekim sağladı, hem de güçlük getirdi. Orta Asya’daki pekçok diğer vekillerin yaşamlarına ilişkin bilgi yoktur, sadece adları bulunmuştur. Bu nedenle onların dönemlerini saptamak oldukça zordur.
Nureddin Ali 1550 yılında Anjudan’da öldü. Yerine oğlu Mirza Halil, diğer adıyla Halilullah geçti.
6. Halilullah Ali I (1550-1585)
Mirza Halil, en fazla tanınan adıyla Halilullah Ali Anjudan’da doğdu. İmam Nureddin Ali’nin onu, Anjudan’a gelmiş olan Hindli ve Suriyeli İsmaili hacıların huzurunda kendisine ardıl İmam olarak seçtiği bilinmektedir.
Halilullah Ali’nin, İran, Hindistan, Suriye, Bedehşan ve Orta Asya’da yaşayan fakir İsmaililerin ekonomik koşullarını iyi incelemiş ve ailesi üyeleri aracılığıyla gerekli yardımlar göndermiş olduğu söylenmektedir. Ayrıca o, değişik bölgelerdeki İsmaili davasının son düzenini (sistemi) yeniden gözden geçirdi ve özellikle Hindistan’daki dinsel tapınmalarda esaslı değişikliklere neden oldu. Bunun için Halilullah, farklı bölgelerdeki görevlileri ve daileri dava etkinliklerini görüşmek üzere Anjudan’da bir toplantıya çağırmıştır. Ayrıca o, Hindistan ve Suriye’de uygulanan sistemlerde birkaç önemli değişiklikler daha yaptı ve çeşitli bölgelerde zaman birlikteliğini gerektiren buyruklar çıkardı.
Halilullah Ali’nin, Bedehşan, Suriye ve İran’daki İsmaililerle ilişkilerini en iyi bir sistem içinde örgütlediği görülmektedir. Bu kapsamlı sistem değişikliklerinde o, Zeynelabidin Hüseyin bin Huşnam Angavani (ölm. 1554) adında çok dil bilen bir kimseyi kullandı. Bu kişiye, her birinde İmamın resmi mühürlü buyruklarını taşıyan mektupları yazma görevi verilmişti.
Bu dönemde Nusayri partizanlar 1569 yılında Suriye’deki İsmaili köylerine saldırıp yağmaladılar. Nusayrilerin Masiyaf ve Kadmus kalelerini ele geçirdiklere Suriyeli hacılar tarafından İmama bildirilmişti, İmam Halilullah Ali Latakia’da (Lazkiye) bulunan Osmanlı valisine bir elçi gönderdi ve bunun arkasından Nusayriler üç yıl içinde Massiyaf ve Kadmus’tan geri çekildiler.
İranlı İsmaililer çoğunlukla tarımla uğraşıyordu. Daha sonra onların aralarında bir kısmının yerel ticarete atıldıkları bildirilmektedir; Kirman’da en başta giden tacirler oldular. İsmaililerin ticarette hızlı gelişmeleri, Kirmanlı tüccarların 1580 yılı içerisinde Hurmuz limanındaki ticarete egemen olduğunu gösteren kayıtlardan anlaşılabilmektedir. Onlar çoklukla ticaretlerini Portekiz ile yapmaktaydılar ve sonra 1610’da İngiliz Doğu Hindistan Kampanyası ile ticari ilişkile başlattılar. Ayrıca Khoja İsmaili tüccarların da Hurmuz ve Kutçh limanları arasında ticari etkinlikler başlattıklarına dair bazı belirtiler vardır.
6.1 Pir Dadu ve Hindistan İsmaili Davasında Yeni Gelişmeler
Seyyid Dadu, ya da Pir Dadu’ya Sind’e vekillik verilmiştir. O, Kahek’de İmam İslam Şahın yakın hizmetlilerinden biri ve çok tanınmış Vekil Bava Haşim soyundan geliyordu. Bava Ha Haşim’in oğlu Gul Muhammed bir sonraki İmam ile Sayed İmam Şah’ın toplantısını düzenleyen kişiydi. Hind çevrelerinde Hariçandra olarak tanınan Gul Muhammed’in Mahr al-Din adında bir oğlu vardı ve o da Moriya olarak biliniyordu. Onun oğlu Kahir al-Din, Kherraj; onun oğlu Aasar da Jesar olarak tanınıyordu. Aasar’ın da Aas al-Din, Jamr al-Din ve Dadu, Pir Dadu adlarıyla tanınan Daud olmak üzere üç oğlu vardı. Bu sonuncusu Pir Dadu 1474 civarında doğdu. Kendisi 80 yaşındayken Anjudan’ı ziyaret etti ve İmam Halilullah Ali onu, Kutçh ve Sind’e vekil olarak atadı.
Bölük pörçük söylentileri toparlarsak, Hindistan’daki İsmaili dai’lerin, davalarını en büyük ölçüde tamamlamasında, yani İsmaili inancına çevirmenin genişçe yayılmasında, dilsel ve kültürel engelleri azaltmış oldukları görülür. Hindistan’da, Khoja (Hoca) teriminin dinsel kimliği değil, bir küçük ticaret erbabları kastına (sınıfına) katılmış olmayı belirlediği herkes tarafından bilinen şeydir. Ne ortodoks Müslümanlar ne Hindular Khojaları kendi dindaşları olarak niteliyorlardı.
Khoja İsmaili tapınma törenlerinin karışık karakteri ve yerli toplumların Hindu ögeleriyle öyle bir içiçe girdi ki, zaman zaman, onların arasından hangisinin İslami karakterde olduğuna karar vermek de güçleşmişti. İmam Ali’ye karşı inanç ve saygı, Kerbela olayının anılması zaten Şii Müslümanlar arasında vardı; onlar İranlı İmamlara övgü ve saygılarını hatta vergilerini sunarlarken, biryandan da Nizari İsmaili koluyla yakın ilişki kurdular.
Ayrıca bu arada Khoja İsmaililer evlilik törenlerinde Sünni mollaların kapılarını çalmak zorunda kalmaktaydılar. Bu koşulları gözönüne alan Pir Dadu, kendilerinin İslama mensup olduklarının anlamını kavramaları için çok çaba harcadı ve Khoja İsmaililerin keskinliğini sınırlandırmaya çalıştı. Halilullah Ali’nin talimatlarıyla, Pir Sadruddin’den sonra ilk kez olarak dinsel pratiklerini gözden geçirdi. O, eski günlük duayı (ibadeti) değiştirip düzeltti; yine eski gereksiz ayinleri ve ginanları kaldırdı. Yeni bir fermanla da, etkin dava eylemleri yönetti ve 1554 yılında Hindu Lohana kabilesinin büyük bir bölümünü, örneğin çok tanınmış Khoja Bhaloo ailesini İsmaililiğe çevirdi.
Fateh Bagh’da, bölgesel Sünni şef Muhammad Sumaro, zulmün değirmeninde öğütmeğe alışık olduğu İsmaililerin (öldürücü) can düşmanıydı. Bu yüzden o, Pir Dadu’yu şiddetle koğuşturmaya uğrattı. Bağnaz Sünni kadının şiddetli kışkırtması yüzünden kardeşleri Aas al-Din ve Jamr al-Din tutuklandılar, sokaklarda dolaştırılıp teşhir edildi ve kafaları kesildi. Pir Dadu’nun yaşamı da güvencede değildi. Bu yüzden Kutçh’taki Jamnagar yöneticisi Jam’a hemen bir mektup yazarak, kendisini güvenceye almak için sığınma istedi. Sonunda 1587 yılı içinde, kardeşinin çocuklarını yanına alarak kırk aileyle birlikte Jamnagar’a çekildi. Orada onurla karşılandı. Hemen arkasından diğer bir elli ailelik bölük de Sind’den çağrıldı. Kasabanın yakınında bir arazi parçası çevresi duvarlarla çevrilerek bu İsmaili göçmenlere ayrıldı. Onun giriş kapılarından biri hala Dadu’nun Kapısı olarak bilinir.
Pir Dadu daha sonra, Rao Bharmal I (1585-1631) yönetimindeki Kutçh’un başkenti Bhuj’a taşınacağını bildirdi. Yerel yöneticiyle samimi ilişkiler ve bağlar kurdu ve davasını Kutçh’ta sürdürdü; Hindistan’ın diğer bölgelerine temsilcilerini gönderdi. Ayrıca Hindu Lohana kabilesinden büyük bir kalabalığı inancına çevirmiş olduğu Kathiavar’ı da ziyaret etti. Pir Dadu 1596 yılında 120 yaşında Bhuj’da öldü, türbesi burada bulunmaktadır. İmamlar, Pir Dadu’nun soyundan gelenlerden vekiller atamayı sürdürdüler. Onların arasında en tanınmışı, İran’ı ziyaret etmiş ve Kutçh için vekil tayin edilmiş olan Sayed Sadık oldu. Konuşmalarını ve davayı Halar’da sürdürmüş olan Sayed Sadık’ın Bawa Saheb al-Din ve Bawa Salam al-Din adlarındaki ikiz torunları da Kutçh’da dava hizmetinde bulundular.
7. İmam Nizar II (1585-1628)
1574 yılında Anjudan’da doğan Nizar II, 11 yaşında İmamlık makamına oturdu. İran sufiler arasında Şah Ataullah olarak tanınır. Babası onu 1584’te Kahek’e getirdi. Bir süre sonra burası yeniden İsmaili karargahı oldu. Birkaç yıl sonra Kahek ve çevresinde İsmailileri yerleşmeye aldı. O, Aga Nizar Kahek’i olarak tanınan Kuhubandi yakınında bir köy kurdu, bu köye daha sonra Bagh-ı Takhat(Takat Bağı) denildi.. Bu köydeki çiftçiler yerleşmesi (kolonisi) de Nizarabad olarak tanındı.
Kirmanlı İsmaili tüccarların Kahek-i Şah Nizar’da İmam Nizar II için küçük bir saray yaptırdıkları söylenir. Bahçe içinde, saraya bakan küçük bir mermer platform yapılmıştı. İmam, bir toplantı yaptığı zaman, çevresinde su akan bu platform üzerinde oturduğu söylenir. Onun konukları, suyun öbür tarafındaki çiçek tarhları ortasında yerleşirlerdi. Kahek ya da Kiagrak, Anjudan’ın kuzeydoğusu ve Mahallat’ın takriben 35 kilometre kuzetbatısında kurulmuştur. Günümüze kalan bir kaside’sinden anlaşıldığına göre İmam Nizar fizikçe zayıf olduğu görülüyor. O atası Ali bin Abu Talib gibi orta boyluydu. Kasidede şöyle söylüyor:
Har chand ke man dar nazar’e khalq nizaram,
Sad shukar ke dar alam’e tahaqiq nazaram.
(Gerçi halkın gözlerinde zayıf görünüyorum.
Ama bir şükür nedenim var;
Ben gerçeğin dünyasına bakıyorum)
Gar pustam wa gir’rai hakiram na chunanam,
Kaz rah’e jalal’e nasab akbaraz’e kibaram.
(Fizik olarak zayıf ve boyca kısa görünüyorum, ama gerçekte öyle değilim.
Şanlı soyumun öneminden-saygıdeğerliğinden dolayı, en büyük adamlardan daha büyüğüm.)
İmam Nizar döneminde İran’ı Safevi Şah Abbas (1588-1629) yönetiyordu. O baskı ve şiddet yöntemiyle ülkede (sükunet) barış sağladı. Kızılbaş iktidarının önüne geçmek için eyelet valilerinin sayısını azalttı ve itaatsızlıklarından ötürü onlara karşı cezalandırma eylemlerine girişti.
Şah Abbas da, Şah Tahmasp’ın devletin içine sokmuş olduğu ve daimi silah altındaki ordunun çekirdeğini oluşturan alaylardan yarattığı üçüncü bir silahlı gücle tahtını güvenceye aldı. Toplanan devlet gelirlerini (ekonomik gücü) Kızılbaşlardan aldı ve valilerden harcamalarının hesaplarını istedi. Horasan’daki Ustaclu muhalefet grubunun başkanı, güçlü Kızılbaş lider ve Şah Abbas’ın tahta geçmesinden sorumlu olan Mürşid Kuli Han, eskiden olduğu gibi şahın iradesine engel olabileceğini tahmin etmişti. Ancak Şah Abbas onu, tahta geçişinin ertesi yıl 1589’da öldürttü. Bundan sonra Özbekler Sistan eyaletini istila ettikten sonra Meşhed’ saldırdılar, fakat geri püskürtüldüler. 1598 yılı içerisinde Şah Abbas başkenti Kazvin’den İsfahan’a taşıdı. Nüfuzunu Herat içlerine yaydı ve Özbekleri yenerek Belh kentini devletine bağladı. 1605’te Türklere saldırarak Tebriz’i geri aldı.
Şah Abbas’ın büyük bir yapıcı ve o kadar da çok zalim bir kimse olduğu kayıtlıdır. 1615 yılında, son Horasan valisi olan oğlu Muhammed Bakır’ı öldürttü, diğer oğlu Hasan da ondan önce ölmüştü. 1621 yılında hastalandığında, üçüncü oğlu Muhammed, onun ölümünü vaktinden önce kutladı. Şah Abbas yeniden iyileşince oğlu Muhammed’in gözlerini kör ettirdi. 1626’da, geriye kalan tek oğlu Kuli Mirza’nın da gözlerine mil çektirdi. Bundan sonra artık ona halef olacak bir erkek evladı kalmamıştı. 42 yıllık saltanattan sonra 1629 yılında öldü ve Muhammed Bakır’ın oğlu, yani torunu Sam Mirza Şah Safi namıyla yerine geçti.
Kabul ve Kaşmir’de Roşaniye inancını yayan Bayazid Ansari (1525-1581), Pir-i Ravşan olarak tanınır. “Khayr al-Bayan”, “Maksud al- Muminin”, “Surat-i Tawhid”, “Fakhr”, “Hal-Nama”vb yapıtlarına Sünni ulema tarafından şiddetle karşı çıkıldı. Mughal yöneticiler Ansari’nin taraftarlarını koğuşturdu ve çoklarını ölüm cezasına çarptırdılar. Roşaniye mezhebinin İsmailizmle bir ilişkisi yoktur, fakat Bayezid Ensari’nin Kandahar’daki İsmaililerin batını öğretilerinden etkilenmiş olduğu görülmektedir.
Bu yüzden olacak ki, Kaşmir’deki Mughal operasyonları sırasında çok sayıda İsmailiyi ölümle cezalandırdılar ve geriye kalanları da Pencap’a göç etmeğe zorladılar. Onlar orada Şemsiler adı altında ortaya çıktılar.
Safevi krallığının kurulmasıyla İran’da Şiilik egemen oldu ve birçok değerli-yetkin bilgin ve dinadamları ortaya çıkardı: Şii hukuku (fıkıh) üzerinde birçok kitaplar yazan Mir Damad namıyla tanınmış olan Mulla Muhammad Amin Astrabadi (ö. 1623), Akhbari olarak bilinen bir düşünce akımı kurmuştur. Bu akım ictihad doktrinlerine inanan Şii düşüncesine karşıydı. Akhbari Şii grubu sadece Kutsal Kuran, Hadis ve diğer yetkin kaynak olarak Oniki İmamların sözlerine bağlıydılar. Tam tersine Usuli olarak tanınan diğer Şiiler Kuran, Hadis ve Kıyas’a inanmaktaydılar. Birbirleriyle tartışma halindeydiler ve onların bu karşılıklı tartışma (polemik) yazıları İran’da büyük bir iş (alanı) oldu. Bu dönemde, Muharrem ayında rawda-khani anma törenleri (İmam Hüseyin’in şehit edilmesinin anılması) ve mersiye (matem ağıtları) okunmasının başladığı bilinmektedir.
Bunlara ek olarak ilm al-kalam (theology), hikmat (akılcılık ve felsefe), irfan (gnosis) ve Sufilik düşüncesine de hız kazandırıldı. İran felsefe ve akılcılığın-mantıklı düşüncenin gelişmesi için verimli bir topraktı ve tanınmış bilginler yetiştirdi, örneğin, İbn Turka İsfahani (ölm. 1431), Sayed Haydar Ali Amuli (16.yüzyıl), Mir Dad (ölm. 1631), Muhammad Bakır Maclisi (ölm. 1699), Mulla Sadra (ölm. 1640), Mohsin-i Fayd Kashani (ölm. 1680), Abdur Razzak Lahiji (ölm. 1661), Rajab Ali Tabrizi (ölm. 1699) vb.
Roger Savory “Iran under the Safavids” (New York 1980: 91) kitabında,
“1501’de Safevi Devletinin kuruluşundan, 1588 yılında Şah Abbas I’in tahta çıkışına kadarki dönemin bir değişim ve deneyim olduğunu görmüş olduk; Safevi düzeninin özgün Sufi örgütünü devlet yönetimi yapılanmasında birleştirmek için bir girişimde bulunuldu, deneme yapıldı”
diye yazmaktadır. Böylece Şah Abbas zamanında Sufizm bir kere daha hayat buldu.6 Tahta çıkarıldığından bir yıl sonra 1589’da, kendisine yardımcı olan Kızılbaş önderlerini öldürten Şah Abbas I, Kızılbaş güçleriyle birlikte yönetimdeki Alevi-Kızılbaş inanç örgütlenmesini de uzaklaştırmış ve onlar hakkında korkunç bir koğuşturma başlamış bulunuyordu. Onun yeni hayat verdiği ve yönetimle birleştirmeyi denediği kuşkusuz ılımlı Şii sufizmi örgütlenmesiydi. Onu sufi ögeleri yönetim yapısı içine eklemlemesi ve koğuşturmaların sonucu olarak, Anadolu’ya dönmeyip İran’da kalan bir kısım Kızılbaşlar bu ılımlı Sufizmi kabu ettiler. İsmaili dailer sufi hırkası içinde (kılığında) dolaşarak vaızlarını vermeye başladılar. Ayrıca çoğu Kızılbaşların, İmam Nizar zamanında gizlice İsmaililiğe geçmiş olduklarına ilişkin birçok kanıt bulunmaktadır. Hatta İmam Nizar’ın oğlu ve ardılı İmam Sayed Ali’ye (1628-1660) de onlar kendi aralarında Sayed Abul Hasan Beg diye çağırıyorlardı. Sayed Ali Şah’a, “Seyid Hasan Beyin Babası” diye oğlunun adıyla seslenmelerinden anlaşılıyor ki; Safevi yönetiminden dışlanıp koğuşturulmakta olan Kızılbaş Türkmenler, İmam Hasan Ali Şah’ın (1660-1994) İmamlık döneminde de kendi inançlarından farklı olmayan İsmaililikle yoğun bir biçimde buluşmuş ve birlikte hareket etmeyi sürdürmüşlerdi. Bu durumun Anadolu’ya yansımamış ve İsmaili dai’lerin Alevi-Bektaşilerle buluşmamış olduğu düşünülemez.
Sufizme karşı gösterilen hoşgörürlük ve serbesti siyaseti Şah Abbas I’nin 1629’da ölümüyle birlikte ortadan kalktı. Sufiler koğuşturulmaya ve öldürülmeye başlandı, Hankah’larının (tekkeleri) tamamı yıktırıldı.
Roger Savory aynı yapıtında (Iran under the Safavids, New York 1980: 237) şu kısa bilgiyi geçmektedir:
“Şah Abbas I’nin ölümünden sonra Sufilerin toplumsal itibarı düşmeye devam etti. Oysa Sufi coşkusu / gayreti ve inacı (aslında Kızılbaşlık, yani batıni sufiliği demesi gerekiyordu İ.K.) Safevileri iktidara taşımıştı. Sufilik, 17. yüzyılda müctehid (ayet ve hadisten kıyas yoluyla hüküm çıkaran, ictihad sahibi) Muhammed Bakır Maclisi tarafından, murdarlık ve cehennem kötülüğünün büyümesi olarak suçlandı.”
Şah Safi (1629-1642) ve Şah Abbas II’ın (1642-1666) saltanan yıllarında sufiler her köşede araştırılıp ortaya çıkarıldı ve (devlet) din servislerinin bir eylemi olarak ölümle cezalandırdı. Nimetullahçı Sufiler dahi bağışlanmadı ve Horasan ve Kirman’da Ataullahiler adıyla tanınan İsmaililerin katliamından önce, İmam Sayed Ali Şah (1628-1660) onlara, kıyım belasından uzak kalsınlar diye krallık ordusuna katılmalarını buyurdu. Böylece Horasan ve Kirman’da oluşturulmuş olan İsmaili birliği Safevi ordusu içinde küçük bir Ataullahi alayı olarak tanındı.
İmam Hasan Ali(1660-1694) İsmaili davasını, İran’ın değişen durumuna göre yönlendirdi. Örneğin, İsmaili dailerinin Pir Mihrab Beg, Pir Ali Asghar Beg ve Pir Ali Akbar Beg gibi yerel ad taşıdıkları bilinmesine rağmen, haklarında fazla bilgi yoktur. Bununla birlikte Dai adlarının sonlarındaki Türkçe “beg” sözcüğü gösteriyor ki, onların İran’ın Türkmenler tarafından iskan edilmiş bölgelerinde inançsal hizmet vermekteydiler; şu halde, İran’daki Kızılbaş çevre ile çok yakın ilişki içinde bulunuyorlardı.
Günümüze ulaşan İsmaili kaynakları aracılığıyla ulaşan bu kırık-dökük bilgilerin temelindeki gerçek şudur: Kızılbaş Safevi Devletinin kuruluşundan, İranlı feodal aristokratların Şahların çevresinde kümeleşip, ortodoks Şiiliği devlet dini yaparak sufiliği yönetimden uzaklaştırıncaya kadar Kızılbaşlar, İsmaililerle birlikte hareket ettikleri gibi, Şah Abbas I’nin ölümünden sonra başlayan Kızılbaş ve sufi kıyımlarında da yaşamları biribirine karışmıştır. Aynı ilişkinin Anadolu’da da sürmüş olması, olasılılıkların ve kuşkuların ötesindedir.
17. yüzyılda Şah Abbas I’nin ölümünden sonra iyiden yerleşip kurumlaşan resmi Şii ictihadının iki yönde geliştiğini görüyoruz: Çoğunluk, birinci ilkelere, bütün şeriat kaynaklarına (usul) değişmez referanslar olarak ağırlık veriyordu; yukarıda kısaca değindiğimiz gibi bu kaynaklar Kuran, Peygamberin sözleri (hadis) ve ( müctehidlerin, din bilginlerinin) kıyas hükümleriydi. Bu gruba Usuli denilmekteydi. Fakat karşı çıkan (protesto eden) bir hareket yükseldi; bu hareket şeriatın (din hukukunun) bağımsız bir kaynağı olarak (görülen) akılve mantığın geçerliliği üzerinde kuşku duyuyordu; Peygamber ve İmamlardan duyulup (bugüne) gelen haberlerin (akhbar) yoğun kullanılışına çok önem verilmekteydi. Onun için bu grup akhbari adıyla tanınıyordu. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, bir bütün olarak, dinsel sınıfların etkisinin büyüyerek artmış olmasıdır; zira onlar, Usuli ve Akhbari gruplularının içsel farklılıklarından ayrı olarak, politik denetlemelerden de serbest kalmışlardır. Bu dönemde ortaya çıkan güçlü dinbilginlerinin tipik örneği Muhammed Bakır Maclisi, 1687 yılından itibaren Şeyhülislam makamında ve ölümüne kadar Mulla-Başı olarak kaldı. Dikkat çekici önemli nokta, Usuli ve Akhbari Şii grupların sadece Sufilerin katledilmesinde ortaklaşa hareket etmeleridir. Bu koşullar altında, İsmaililer Şiilere karşı sufi abalarını-hırkalarını değiştirip, onlar gibi giyinmek zorunda kaldılar. İmam Hasan Ali Şah da Kirman’da benzer şekilde takıye yaptı ve 1693’te Kirman valisi olmadan önce birkaç yıl Şii adı Bakır Şah’ı taşıyarakyaşadı.
Onun Bağdad, Basra ve Kazamain Şerif’te bazı mülkler satın almış olduğu söylenir. İmamın Necef’te gömülmesini isteyen son iradesi dahi, Şii kılığındaki bir çeşit takıyeyi anımsatmaktadır. İmam Hasan Ali Şah bir yıllık Kirman valiliğinden sonra 1694 yılında öldü ve cenazesi Necef’e götürülerek orada gömüldü. Bu arada Safevi Süleyman Şah’ın Alamut kalesini, saray mensupları, akrabaları ve emirlerden başkaldıranların konulması için bir devlet hapisanesi olarak kullandığı bilinmektedir. O sıralarda bazı İsmaili aileler aşağı Hazar bölgesinde yaşamaktaydı.
18. yüzyılın başından itibaren Nizar soylu post-Alamut imamları hemen tamamıyla siyasetten uzak, bulundukların ülkelerin yönetimiyle uzlaşı içerisindeydiler. İmamların kendileri dahil, dailer ve yandaşları takıye içinde yaşayarak; yani iktidarın-yönetimin dinsel inancındanmış gibi görünüp, kendi inancının tapınmalarını gizli yaparak yaşamlarını güvenceye almışlardır. Hurmuz ve Kutçh limanları aracılığıyla Portekiz, Hollanda ve İngilizlerle çok sıkı bir ticaret bağları kurulmuş. Ayrıca İsmaili tacirler, ipek dokumacılar, nakkaşlar ve sarraflar Suriye, İran, Hind, Sind ve Orta Asya kentlerinde kervanlarla iç ticaret ağı örmüşlerdi. İsmaililer yaşadıkları toplumların içinde ekonomik güç kazanarak; eğitim-öğretim kültür-sanat alanlarındaki etkinlikleriyle giderek kendilerini kabul ettirmeyi başardılar. Ancak çok farklı inanç ve farklı etnik toplumlar içinde küçük azınlıklar olarak zaman zaman inançlarından ödünler vererek, iktidarların ortodoks dinlerinden ödünç aldıkları ögeleri de kullanmışlardır. Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin bir kolu olan İsmaililikte, zamanın İmamının yüksek bilgi düzeyi ve çağdaşlığı doğrultusunda dönem koşullarında hep değişim ve gelişim yaşanmıştır.
Yukarıda hakkında kısaca bilgi verdiğimiz İmam Hasan Ali Şah’tan (ölm. 1694), günümüz 49. İsmaili İmamı Şah Kerim al-Hüseyin, yani Prens Kerim Ağa Han IV’ye kadar 6 İsmaili İmam yaşamıştır:
•    1)     Kasım Ali Şah (1694-1730)
•    2)     Abul Hasan Ali (1730-1792)
•    3)     Halilullah Ali II (1792-1817)
•    4)     Hasan Ali Şah Ağa Han I (1817-1881)
•    5)     Ağa Ali Şah (1881-1885)
•    6)     Ağa Sultan Muhammed Şah III (1885-1957)

1 Ancak İsmaili yazarların üzerinde ısrarla durdukları gibi bu “tehlike İran’a hakim olmaya başlayan Safevilerden” gelmiş olması olasılığı yoktur. Çünkü, İran’da Safevi egemenliği 1499’dan, yani Garip Şah’ın ölümünden üç yıl sonra ve Abuzar Ali’nin İmamlığının ilk yıllarında kendini göstermeye başlamış. 1501 yılında Şah İsmail’in Tebriz’i başkent yaparak Safevi Kızılbaş Devletinin temelini atmasıyla sağlamlaşmıştı.
2 Şah İsmail ve Safevi yönetiminin ilan ettiği kesinlikle ortodoks Şiilik değil, İsmaililikten-Oniki İmamı tanıma dışında- hiç te farklı olmayan Alevilik-Kızılbaşlıktı. Osmanlının da düşman olduğu Kızılbaşlar ve sapkın inanç olarak değerlendirdiği Kızılbaşlıktı.
3 Yukarıda genişçe açıklamaya çalıştığımız inanç ve kurumsal bağlardan dolayı, biz Şah İsmail ve Kızılbaş yönetimini oluşturan Ehli İhtisas kurulunun, gerek devletin kuruluş aşamasında gerekse ilk iki onyıl yıl içerisinde İsmaililerle tam bir uyum içerisinde oduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla satr (gizlilik) ilkeleri içinde yaşayan İmam’ın herzamankinden daha farklı bir gizlenmeye çekildiğini sanmıyoruz.
4 Abu Firas’ın diğer çok önemli yapıtı, büyük Suriye baş Dai’si Raşudiddin Sinan’ın yaşamını anlattığı Fasl min al-lafz al-şarif, hadhihi manakib al-mavla Raşid al-Din adını taşımaktadır. Bu Fasl‘ın metni ve Fransızca çevirisi ilk kez S. Guyard tarafından “Un Grand Maitre des Assassines au temps de Saladin” (JA, 7 séries 9, 1877, çeviri: s. 387-450; Arapça tekst: s. 452-489) başlığı altında yayınlandı. Abu Firas’ın Fasl.ının tamamı ise Mehmed Şerefüddin tarafından Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası’ında (2, no.7, İstanbul, 1928: 45-71) yayınlanmıştır.(Farhad Daftary: The İsmailis, Their history and doctrines, Cambridge University Press 1990: 689, not.152)
5 Daha önce de söylediğimiz gibi tam anlamıyla ortodoks Şii tarihçilerinin gözüyle olaylara bakılmaktadır. Sünni Türk tarihçilerininki de bunlardan farklı değildir. Bu nedenlerle, daha önceki yıllar yaptığımız araştırma ve incelemelerimizde ulaştığımız nesnel ve gerçekçi sonuçları burada özetlemek zorunluğu duyuyoruz:
1524 yılında Kızılbaş Türkmen hanları, eski yüksek kurulu yeniden oluşturarak, on yaşlarında tahta oturtup Mürşid-i Kamil postuna geçirdikleri Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb’ın Şah vekilliğini, üçlü ve ikili yönetimler (Triumviri ve Duumviri) ile 1529-30’lara kadar birbirleriyle mücadeleler içinde sürdürdüler. Sonra bu görevi Şamlu Muhammed Han devraldı. İç çatışmalara rağmen 1533 tarihine kadar kuruluş döneminde Kızılbaş Safevi yönetimi ikinci yükselişini yaşadı. Ancak Şah’ın çevresini kuşatmış, hiçbir zaman Kızılbaşlığı kabul etmemiş olan İran feodallarının geleneksel yönetici aristokrat aileleri daha fazla fırsat vermedi. Şah Tahmasb güçlenir güçlenmez, Şamlu Muhammed Han’ı öldürttü. Kızılbaş Türkmen oymaklarını birbirine düşürdü ve zorla yerlerini değiştirdi. Şah Vekilliği yerine bir İranlıyı başvezir yapıp Kızılbaş Ehli İhtisas kurulunu dağıttı. Başkomutanlığı (Emir ul Umera) da ellerinden alıp Gürcülere verdi. 1501’de Tebriz’de kurulmuş olan Kızılbaş Safevi Devleti, 1533 yılından itibaren Kızılbaşlık özelliğini resmen yitirmiş, İran unsurunun devleti, yani bugünün deyimiyle Ulusal İran devletine dönüşmüş. Yine aynı tarihten itibaren, Oniki İmamcı Şii Şeriatı, devletin resmi dini olmuştu. Böylelikle İran’da Kızılbaş azınlığın kurduğu devlet ortadan kalkmıştır.
Bu süreçte Osmanlı’nın da büyük katkısı vardır: 1533 den 1555’e kadar Kanuni Süleyman’ın İran’a yaptığı üç sefer İran Safevi devletini ortadan kaldırmak için değil, Kızılbaşlığı ve Kızılbaşları yok etmek amacını taşıyordu. Bilindiği gibi 1530’lara kadar Anadolu’da onlarca bölgesel Kızılbaş başkaldırıları olmuştur. Ama siyasetleri Osmanlı başkenti İstanbul’a, padişahın tahtına yöneliktir. Kul Himmet de, Pir Sultan da bu siyasetin sözcüleri ve propagandacısıdırlar. Daha geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, s.259-280.
6 Bize göre Savory’nin bu saptaması yerinde olmasına rağmen, adlandırmasında eksiklik buluyoruz. Başından beri Kızılbaş Safevi yönetimi yapılanmasında birleştirilmek, daha doğrusu devletin yaşamına geçirilmek istenen ya da denenmiş olan Ortodoks Şii Sufizmi ve onun örgütü değildi. Batıni-Alevi inanç ve felsefesi, Alevi-Bektaşi Görgü Cemlerinde uygulanan tapınma kurumları (Sorgulama, Dar’a, Musahiblik, Sitemden geçirme vb.) tümüyle devletin yaşamına geçirilerek bir Kızılbaş yönetim düzeni oluşturulması denendi. 1501’den 1508’e kadar Şah İsmail saltanat döneminde ve 1524’den 1533/4’e kadar Şah Tahmasp’ın ilk yıllarında, bu devleti kuran Kızılbaş Türkmen boyları dedebeglerinin oluşturduğu Ehli İhtisas kurulu, Şah Vekili (vekil-i nefs-i nefis-i humayun ) başkanlığında bunu başardı. B.S. Amoretti’nin belirttiği gibi “Kızılbaşlık bir halk dinsel inancı olarak, başkaldırıcı ve örtülü komünistik doğasıyla Anadolu’dan İran’a geçmiştir”. Onların başlarında bulunan
“yüksek ayrıcalıklı Kızılbaş Sufilerin her lokması şefaat etme özelliğine sahipti. Ehli İhtisas Kurulundan Halifeler Halifesi, genel toplantılarda-cemlerde günahlarını itiraf edip pişmanlık duyanları, Anadolu Kızılbaşları ve Bektaşilerin ayin ve geleneklerine uygun biçimde (tarık) çubuğuyla vurarak, (yani sitem çektirerek İ.K.) bağışlıyordu. Günahkarların bağışlanmaları için yalvaranların secdeye kapanmaları tarikat-yol usülünce yapıldığı açıktı.”
Amoretti bu satırları, Şah Tahmasp’ın ilk yıllarında, sarayını ziyaret etmiş olan Venedik Cumhuriyeti elçisi Michele Membre’in günlüğünden (Relazione..s.48) almıştır. Görüldüğü gibi Kızılbaş-Alevi-Bektaşi, yani Batini sufiliği söz konusudur. (Geniş bilgi için bkz. B. S. Amoretti, “Pre-Safavid religious Topography” The Cambridge History of Iran Vol. VI, yeni basım, Cambridge 1993: 632 ve 637’den aktaran İ. Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam…s.204-208; 260-278) Kızılbaş yönetimin ise niteliği açıktır; Karmatilerden ve erken Alamut İsmaililerinden, Babai ve Bedredinilerden sağılıp gelen, şahın ve padişahın değil “dünya mülkü halkındır”, iktidar onunla paylaşılmalıdır siyasetinin devlet yaşamına geçirilmesi.